H A S T A N E D E    İ L E T İ Ş İ M

“Hastanede İletişim Dersi” başlıklı bir haber ilişti gözüme, gazetenin birinde. Mezkûr haber; Bir Hastane Başhekiminin; doktor, hemşire, hastabakıcı ve diğer hastane personelinin, hastalara ve onların yakınlarına nasıl davranmaları gerektiği konusunda bir seminer düzenlediklerine dair beyanlarını içeriyordu. Haber; Başhekimin, bu seminere davetli, tanınmış bir tiyatro-sinema sanatçısının yaptığı esprilerle, izleyici sağlık personelini gülmekten kırıp geçirdiği yolundaki sözlerini aktararak devam ediyordu. Bir anda gazeteyi bırakarak yerimden fırladım. Elimle “Zafer” işareti yaparak olanca sesimle bağırdım “Yaşasın Sanatın Gücü!” Sanatını bu denli etkin sergileyen sanatçıyı tebrik ederken “Ne mutlu kendi hatalarını alkışlayanlara” diye düşünmekten de kendimi alamadım. Gazetede yayınlanan bu haber, beni, 1975 yılının Ocak ayının On Dokuzuncu gününe götüren zaman makinesine biletimi kesmişti sanki. Bundan otuz yıl önceydi. O tarihte, İstanbul’da bulunan hastanelerin birinde yaşadığım olumsuz olaylar üzerine, Sağlık Bakanlığına dilekçe göndererek, sağlık personelinin hastalara davranışı konusunda mutlaka psikolojik eğitim almaları gerektiğini vurgulamıştım. Ne güzel demiş Atalarımız “Sakalımız mı var sözümüz geçsin” . Ya onca iş arasından dilekçeme ancak sıra gelmiş ya da “Zararın neresinden dönülse kârdır” kurumu hâlâ işlevini devam ettiriyor olmalı ki, sağlık personeline psikolojik telkinler verilme yolu akla gelmiş. İşin aslını arasanız, “İt Ürür, Kervan Yürür’ politikasını güden Devlet Büyüklerimiz, ürüyen itlerin yürüyen kervanlarını durduracaklarına dair “Dank” ya da “Gong” sesini algılamış olmalılar ki, “Eh! Artık, sağlık çalışanlarını da eğitmenin zamanı geldi” diyerek bu konuda seminerler düzenlemeye başlamışlardır. Yaşasın Avrupa Birliği! El; adamı, işte böyle hizaya koyar. Her neyse, bu kadar ısınma hareketi yeterlidir deyip geleyim bu haberin bana çağrıştırdığı “ Hastane Personeli”yle ilgili anılarıma.
1975 yılının Ocak ayının On Dokuzuncu günü. Şimdi, otuz yaşını doldurmuş olan kızım, o tarihte annesinin karnından dünyaya merhaba demek, aramızdaki göbek bağını koparmak için beklediği ânın geldiğine inanmış olacak ki kuvvetli bir acıyla verdi işaretini. Biz İstanbul’da ikamet ediyoruz ve bize en yakın hastane, o zamanlar İstanbul Belediyesi tarafından işletilmekte olan “İsmi lâzım değil Hastanesi”. O zamanlar Hastanenin Başhekimi olan zata yakınlığını bildiğim bir dostum, hastaneye kabulüm konusunda kendisinden bir kartvizit temin eylemiş. “Al, yanında bulunsun, ne olur ne olmaz, hastane kapısından geri dönmek de var” diyerek kartı uzattı bana. Olur mu böyle şey? Cumhuriyet Türkiye’sindeyiz dedim. “Sen yine de cebinde bulundur, ekmek yemek isteyecek hali yok ya bakarsın sonradan bana dua edersin” dedi. O sıralarda mesleğinde henüz iki yılını dolduran çiçeği burnunda, idealist bir avukattım. (Sonraki yıllarda mesleğimde nasıl kaşarlandığımı anlatmak da boynumun borcu olsun). Aramızda yüz metre mesafede olan hastaneye taksi çağırıp, annem ve eşimle acilen koştuk, sanki bizi hastane koridorlarında “Aman yürümeyin efendim, sakıncalı, çocuk doğmadan boğulabilir” diyecek birileri bekliyordu da. Olan taksi paramıza oldu. Bilseydim başıma gelecekleri, “Yıkılmadım, ayaktayım” diye bağıra bağıra yürür giderdim hastaneye. Eh! Her işin bir acemiliği vardır, benimki de öyle. Hastane yüzü görmüş değildim o zamana kadar, oldu, bitti doktorlardan da iğneden de, hastaneden de hoşlanmam, korkarım. Annem gittiği yere peşine takılmayalım diye çocuklarına “Bak dişçiye gidiyorum, doktora gidiyorum, size iğne yapar” gibi sözler söylerdi, birer yıl arayla dünyaya gelen üç kardeştik, hiç birimiz, bunun doğru olmadığı yolunda diğerimizi uyaracak yaşta değildik. Annemin bu sözleri bilinçaltıma işlemiş olacak ki, sık sık el açar dua ederdim Rabbime, hâlâ da ederim. “Bana doktor, hastane aşaması vermeden doğrudan teneşir nasip eyle Allahım” diye. Beni yakından tanıyanlar bilirler bu nakaratımı. Yolum hastaneye düşünceye kadar bunun sadece kendi vehmim olduğunu sanırdım, fakat Hastane maceram bana düşüncelerimin hiç de evham niteliğinde olmadığını ispat etti. Görevlilerin, görevlerini lâyıkıyla yerine getirmedikleri, sorumluluklarının idrakinde olmadıkları hele de vatandaşla muhatap olma konumunda bulunanların “Vatandaşa Zor Çıkarmak” politikasıyla hareket ettiklerine dair okuduğum bir sürü yazı, seyrettiğim tiyatro oyunları, öteden beri çekerdi beni. Sağcıymış, solcuymuş hiç fark etmezdi yazarlarının ideolojileri. Benim için önemli olan, vatandaşa yapılan muameleydi ve apayrı bir heyecanla okurdum “Yaşar Yaşamaz”ları. Okurdum, seyrederdim de inanır mısınız, bunların hep “Eser” olsun diye yazıldığını sanırdım. Yazarın, kaleminin gücünü göstermek amacıyla kurgu olaylar anlattığını düşünürdüm. “Muhayyilesi ne geniş yazar, bir de bu yazdıklarının gerçekleştiğini düşünelim, aman ne yaşanılmaz olur hayat” derdim, abartıldığını düşünürdüm. Oysa, mezkûr tarihte adı gerekmez hastanesinin yolunu tutup, beş tam gün sonra oradan taburcu edilişime kadar geçen zamanda, değil bu yazarların abartılı yazdıklarını söylemek, acaba nakletmeye unuttukları bir yanı var mıdır diye düşünmeye başladım.

Biz gelelim Hastanenin kapısına. İleri görüşlü biri akıl etmiş olacak ki hastanenin bahçe kapısı açıktı, iyi ki oraya kilit vurmayı emretmemiş bir Bilge. Taksi, durması gereken binanın önünde durdu ve annem koluma girerek inmeme yardımcı oldu. Eşim de binanın kapısına yöneldi. Binanın dış kapısı kapalı idi. Sakın bu anlatım tarzımdan iç kapıların açık olduğu anlamını çıkarmayın. Eşim kapının camına elindeki anahtarla çıt çıt diye hafifçe vurmaya mecbur kaldı, zira kapının üstünde, yanında, herhangi bir yerinde çalınabilecek bir zil yoktu. Herhalde bu kapıyı açtırmanın yegâne yolu bir anahtar ya da sert bir cisimle camını tıklatmaktı. Çıt çıt sesi üzerine kapıda, sıfatının yüzünden okunduğu biri belirdi:
--Ne arıyorsunuz, niye geldiniz gecenin bu vaktinde? diye homurdandı.
Hani derler ya “günümde” olsam, sancılar içinde kıvranmasam, bu soruya, Acayip bir ruh rahatsızlığı musallat oldu da bugünlerde, doktorum, “ Tam gece yarısı olunca git bir hastane kapısının camına anahtarı çıt çıt ettir, rahatlarsın” dedi, diye cevap verebilirdim. Aslında inanmayın böyle söylediğime, bu cevabı ancak şimdilerde verebilirim, yoksa o tarihlerde görevli konumundaki insanların görevlerini lâyıkıyla yerine getirdikleri inancında olan pısırık biriydim, cehaletin mektebini tahsil etmiş adama, haddini bildirmek, benim haddime düşmemişti o zamanlar. Cehalet tahsil edecek kadar da okul okumamıştım zaten, son bitirdiğim okul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi idi. Şimdilerde bakıyorum da hani biri bir şey dese de çanına ot tıkasam. Ne büyük bir çağ atlamışım. Eh! İnsanın kendisiyle gurur duyduğu anlar da olmalı değil mi? Şu, Başhekimle yakınlığı olan dostum ne kadar da haklıymış, meğerse ismi lâzım değil hastanesinin kapısından içeri girmenin böyle bir yolu, yordamı varmış (şimdilerde format diyorlar). Meğerse hastaneye yatmak için pasaport, vize işlemleri varmış, el memleketine yolumuz düşmüş de haberimiz yokmuş. Biz yel değirmenleriyle savaşmak eylemiyle vakit harcarken, Başhekimden kartvizit temin eden dostumuz, değirmenin yakınından bile geçmemiş, “saçlarım un tozuyla ağarmasın” diye. Bu memlekette uyanık olacaksınız işinizi gördürmek için, durun bakalım biz süt çocuğuyuz daha, muhallebi çocuğuyuz, fakat sabırlıyız, bekleriz büyümeyi, yenmedik naneleri yiyecek yaşa gelinceye kadar bekleriz.

Çok şükür ki nizamiye kapısından girmeye muvaffak olduk. Bundan sonra, “Sora sora Bağdat bulunur” dedik demesine de bulunacak Bağdat’tan eser kalmamış, ABD ta o zamanlar bombasını bırakmış şehre. Sıkı Yönetim ilan edilen mahallerde bile bulursunuz gece yarısı kaçak gezen birkaç kişiyi. Gelin görün ki bu hastanenin görevlileri siren sesi duyup karartma uygulamış şehir sakinleri gibi sığınakta, ne mümkün bir görevliye rastlamak ortalık yerde. Onca acılarla kıvranan hastaların da biraz sükûn bulmaya, uyumaya çalıştıkları bir saat, tam gece yarısı. Hangi hastanın oda kapısını tıklatıp da soracaksınız ki “Af edersiniz bu hastanede doğumla kim ilgileniyor, doğumhane nerede” diye? Hasta da güç bel⠓Cehennemin dibinde, sen de tam orta yerine geldin” dese hak etmiş olmaz mıyız böyle bir cevabı. Hastane burası, bir hasta odasını açıp soramıyor insan. Koridorda, ya sabır çekip birinin geçmesini bekliyoruz. Ne yön ne yan levhası var, ne de aydınlatıcı bir yazı. Sadece duvarlarda “Sus” işareti yapan hemşire posteri, belli aralıklarla sıralanmış, susmamızı işaret ediyor, sesimiz çıkıyormuş da onun tembihi üzerine kesmişiz sesimizi sanki. Bu “Sus” da nesi, sen önce abuk sabuk konuşan görevlini sustur, sonra vatandaşa dön, zaten milletçe susturulmuşuz, vatandaş olarak işitme engelliler okulundan mezun olup atılmışız hayata, görevliler de Görme Engelliler Okulundan” daha ne olsun, geriye “Birbirlerini Ağırlamak” işi kalıyor bu iki tayfaya” diye düşünürken… Bir ayak sesi duyuluyor, beyaz gömlekli bir bayana ait. O zamanlar hastane personeli boynunda yafta taşımazdı, şimdilerde ise kimlik kartları var boyunlarında kolye gibi asılan. Hoş taşısalardı da, yedi- sekiz numara miyopmuşuz gibi göğüs kafeslerine eğilip kimlik tespiti üzerine kendilerine hitap edecek halimiz yoktu ya. Eşim zaten asabî bir yapıya sahip, o dakikaya kadar nasıl sabrettiğini ben de anlayamadım, duvardaki “Sus”tan etkilenmiş olmalı. Bense, Yaradan’a sığınıp görevli bayana yöneldim:
--Afedersiniz, dedim, kısık bir sesle, kim ilgileniyor acaba doğum yapacak hastalarla?
Doğum hemşiresi olduğunu sonradan öğrendiğim beyaz formalı bayan yapıştırdı cevabını:
--Süleymaniye’deki Esnaf Hastanesine git Hanım, ne geldin bu hastaneye, diye, sinirli bir şekilde.
Ben de “Ama ben esnaf değilim, avukatım, serbest meslek icra ediyorum, bana göre bir serbest meslek hastanesi var mı şu yakınlarda tavsiye edebileceğiniz, yoksa depodan getirtemez misiniz” diyecek oldum da nerede bende şimdiki gibi laf ebeliği. Aslında laf ebeliğim anadan doğmadır da, başkalarına yöneltmek cesareti sonradan olma. Yıllardır içime üfleyip durmuşum bu sözleri. Olsun, depolamanın fazileti de işte bu, “sakla samanı gelir zamanı”. O sırada, Bölüm Servis Şefi ve o gece nöbetçi olduğunu öğrendiğim Bayan Doktor zuhur etti:
--Gir şu odaya, yat masaya
Dedi sertçe. Artık evde kocasına mı kızmış çocuklarına mı, hırsını benden alırcasına, nâdan bir muamele tarzıyla söylenmeye başladı… Meğerse doğumun vukuu bulacağı saati, dakikayı tespit amacı taşırmış bu odadaki muayene. Doktor Hanım: --İşleme başlayalım, git, kapıdaki vezneye 10 lira yatır gel dedi, kışlada eratı kasıp kavuran Albay edasıyla. Ben de üzerimde para olmadığını söyledim. Memur olan eşimin Emekli Sandığı sağlık karnesinden istifadeli olarak hastaneye yatacağımdan ilk aşamada para lâzım olacağını düşünmemiştim.
--10 lira parası yok yanında, bir de doğum yapmaya gelmiş, dedi Doktor hanım, görevli Hemşireye, sonra da bana dönerek
--Hanım, Hanım, 10 liran yoktu ne diye geldin doğuma?
Ben de:
--Var efendim de benim üstümde değil, koridor dışında bekleyen eşimin ve annemim üstünde para, muayene masasında gerekeceğini düşünemedim, dedim ve akabinde zoraki adımlarla koridoru baştanbaşa geçerek dış bölmede bekleyen eşimden 10 lirayı adım.

Tekrar muayene odasına kadar yürümek bir hayli zor oldu benim için. Muayene sırasında Doktor Hanım masasının başına geçti. Hemşire Hanım da habire canımı yakmakla meşgul. Doktor Hanım bizim Mahkemelerden daha beter, Mustantik edasıyla soruyor, küçümsercesine. Üzerimde hamilelere mahsus dallı güllü bol bir elbise var ya, belki giyinişimden bir apartmanda kapı görevlisi olduğum intibaını bırakmış olabilirim. Hani Nasrettin Hoca “Hırsızın hiç mi suçu yok” demiş ya, ben de acaba böyle giyinmekle kışkırtmış mı oldum bu görevlileri, ne de olsa bir kulak dolgunluğu olmalıydı değil mi, resmî yerlerde aristokrat zümre ile burjuva ayrılır. Doktor Hanım zaten sözlerine “Hanım, Hanım” diye iki kere asabî şekilde başlıyorsa bilin ki halk tabakasından addedildiniz.
--Kaç yaşındasın hanım? Diye sordu doktor
Ben de kurulmuş saat
--28 dedim
--Bu doğum yarın öğleye kadar olmaz, daha var vaktine, muayene sonrası Süleymaniye’ye gideceksin, tamam mı? Diye de ekledi.
Bu “Süleymaniye” de bu gecenin nakaratı galiba, eser aralarına giren dörtlüklerden. Hipokrat yemininin parasız ilâvesi. Anlaşılan bu geceki perişanımız “Süleymaniye” --Ev kadını mısın, çalışır mısın, eşin ne iş yapar diye sorup cevapları not alıyor elindeki forma bir bir.
Ben de “Haftada bir temizliğe gider, iki de merdiven silerim” diyecek oldum ama nerde?
--Avukatlık yaparım efendim deyiverdim. Eşim de Maliye teşkilatında kontrol memuru.
--Ne! Avukat mısınız, aman efendim aman.
“Başhekim Beyin kartvizitini uzatmanın tam sırası” deyip elimi cebime attım ve kartı hemşireye uzattım, (İdealistliğimden verdiğim ilk taviz). Çılgınca dökülen çağlayanlar aniden durgun suya dönüştü… Bir telâş aldı Doktor Hanımı. Allah can verdi demeyip beni bağırtan Hemşire Hanım da hoyrat davranışını bırakarak nezaketle eğilmeye başladı hastasına.

--Çok, ama çok özür dilerim Avukat Hanım, neden daha evvel avukat olduğunuzu söylemediniz ve Başhekim Beyin kartını vermediniz efendim, yok yok siz de kusurlusunuz bu işte diyerek kendilerini Başhekim Beye şikâyet etmeyeyim diye ellerinden geleni yapmaya koyuldular. Fırsat bu fırsat, ben de:
--Doktor Hanım, bu sedyede bir avukatın canı ile bir kapıcının canı eşit şekilde yanar, dedim.
Ciddi ses tonum kendisini ürkütmüş olacak ki:
--Hastanede yerimiz yok da, sizi bu akşamlık iki yataklı bir odaya verelim, yarın akşam özel odanıza alırız, dedi
--Hay hay efendim dedim.

Bana gösterilen odada benden başka hasta yoktu, refakatçimle sancılı dakikaların bir an önce geçmesini sağlamak amacıyla aklımıza ne gelirse birbirimize anlatmaya çalışıyorduk ama ne mümkün, “En Uzun Gün” filminin başrolünü oynuyordum. Zılgıtı yemiş Hemşire Hanım da ara sıra gelip hatırımı soruyor, kimliğimi henüz öğrenmemiş olanlar ise “Yandım Allah” diye bağırmadıkça doğum olmaz, senin sesin çıkmıyor maşallah” deyip uzaklaşıyorlardı. Oysa ben, ameliyattan henüz çıkmış ıstırap çeken hastaları düşünüyor, dişlerimi sıkıyordum. Hemşirenin biri aniden:
--Aaaa, geç kalmışız, şimdi seni doğumhaneye de yürütemeyiz, çocuk boğulacak diye avaz saldı koridora, sedye geldi ve zar zor yetiştirildiğim işlem masasında bebek gözlerini dünyaya açtı. Oradaki görevliler de buzdağının görünmeyen kısmı, hadisenin burasını anlatmayayım, ne de olsa Osmanlı terbiyesi almışız. Tek sevincim, nöbetini ihmal ederek doğuma yetişemeyen bir bay doktorun yerine doğumu, görevinde hiçbir kusuru olmayan bir bayan doktorun gerçekleştirmesiydi. Bu Doktor Hanıma nazar boncuğu takmak gerekti aslında, bu kadar kokuşmuş bir kurumda sağlam kalması inanılır gibi değildi. Yatağıma geldim. Ertesi gün, viziteye gelen doktorlar ve hemşireler, hastaya gereken temizlik işlemlerinin yapılmadığından bahisle suçlayacakları görevliyi arıyorlardı.
--Sizin de sesiniz çıkmıyor, neden bu konuda talebiniz olmadı? diye sordu içlerinden biri. Ben de
--Daha önce hiç hastaneye yatmadım, bilmiyorum ki bana neler yapılması gerektiğini. Hastane çalışanları, görevlerini hastanın teklifi üzerine mi yaparlar? Mahkemelerde Hakimler, sanığın teklifi üzerine karar vermezler de, dedim. --Sesinizi çıkarmazsanız sizinle ilgilenen olmaz, diye cevap geldi soruma, yetkililerden.
Hastanede dikkatimi çeken bir husus da, odaya ikide bir girip çıkanların adlarını, soyadlarını, hangi görevle geldiklerini bilen yoktu. Görevliler, hastalar tarafından,“Uzun siyah saçlısı, sarışını, kısa boylusu” gibi tariflerle ayırt edilebiliyorlardı. KGB ve FBI ajanlarının kimliklerini daha kolay öğrenebilirdiniz ama hastane çalışanlarınınkileri asla. Hastane yerine Milli İstihbarat Teşkilâtında çalıştırmalıydı bu personel. Kendini hastaya takdim edenine rastlamadım bu beş gün içerisinde. Müneccim olmalıydınız kimlik tespiti için, beyaz forma ayırt edici bir özellik değildi, zaten bilseniz de ne işinize yarayacaktı ki, hastayı dinleyen, derdine eğilen mi vardı.

Günde bir defa hemşireler, bebekleri, pazarlardaki civciv satıcıları gibi kucaklarına doldurup, emzirilsinler diye teker teker annelerine bırakıp sonra da topluyorlardı. Bu olay, gerçekten görülmeye değer komik bir manzara teşkil ediyordu. Çocukların alt temizliğinin gereği gibi yapılmadığı, bebeklerin canhıraş çığlıklarından ve de altlarının tıpkı ciğer görünümünü almasından anlaşılıyordu. Taburcu olmak istedim, izin verilmedi. Meğer sezaryenlilerin yedi, normal doğum yapanların da beş tam gün kalmaları gerekliymiş bu asrî hapishanede. Ben de diğer mahkûmlar gibi cezam doluncaya kadar çıkamadım hapishaneden. Gelen bir reçete yazıyordu, giden bir reçete. Hastalar, bu ilâçları parayla aldırtmak zorunda bırakılıyor, görevliler içinden bir iki tanesini hastaya içirip geri kalanını kutusuyla, şişesiyle hastane bünyesine devrediyorlardı. Artık ondan sonrası vicdanlarına kalmıştı, ne yaparlar bu ilâçları, nereye gider, kimsenin bildiği yoktu. Bu hastane başlı başına bir eğitim kurumuydu aslında, vatandaşı bayağı eğitiyordu. Sosyal güvenlik kuruluşlarının kendilerine verdiği sağlık karnesi sayesinde para harcamadan sağlık hizmetlerinden yararlanacaklarını sanan saf vatandaşlar, (biri de ben) hastanenin eğitimi sayesinde, bu karneleri yanlarında reklâm mahiyetinde taşıdıklarını öğreniyorlardı en azından. Eh! Hayat üniversitesinin öğrettiğini okullar öğretmiyordu adama.

Maceramın dördüncü günüydü. Yine kendisini takdim etmeyen beyaz önlüklü bir bayan girdi odaya. “Bebeğe pişik kremi aldırtın” dedi. Ben de: “Teşekkür ederim ilginize, yarın çıkıyorum, yeni bir masraf etmeyeyim, akrabamız olan bir çocuk doktoru var, o ilgilenir artık” dedim. Karaladığı küçük bir kâğıdı, masanın üzerine bırakıp gitti. Ben de kendisine ait bir not zannederek kâğıtla ilgilenmedim. Biraz sonra başka bir beyaz önlüklü bayan geldi.
--Neden aldırtmadınız çocuk doktorunun yazdığı pişik kremini? dedi.
Ben de:
--O bayan çocuk doktoru muymuş, hastanenizdeki görevlileri tanıma hususunda henüz remil dökmedim, hiçbir görevliyle de tanışma şerefine nail olamadım bu âna kadar, birileri girip birileri çıkıyor destursuz, nereden bileyim çocuk doktoru olduğunu, kendini tanıtmadı ki, dedim. Bu arada kendisi de lütfedip:
--Ben Başhemşireyim, dedi.
Hiç değilse birine, kendini tanıtması gerektiğini öğrettim ya bu hastanede. Başhemşire bana aynen nakletti, Doktor Hanımın hakkımda söylediklerini. “Git, içeride ukalâ bir bayan avukat var, yazdığım pişik kremini almak istemiyor, kendi doktorları varmış, onun yazdığı kremi kullanacakmış, hakaretinden dolayı benden özür dilesin” demiş. Ben de:
-- Özür dilemek mi? Değil sözlerimi geri almak, o bayanın çocuk doktoru olduğunu bilseydim söyleyecek çok daha sözüm olurdu ona
Dedim. Başhemşire Hanım anladı ki bu işin sonu pek hayra çıkmayacak, odadan çıktı. Sağlık karnesi sayesinde para harcamadan çıkacağımı sandığım bu hastanede zaten soyulup soğana çevrilmiştim, bir de taburcu olacağım günü yazılan reçeteler, kafamın tasını iyice attırmıştı.
Müvekkil soyucusu sanmışlardı beni anlaşılan. Oysa ben, garibanların davasını alıp, müvekkillerin dava harç ve masrafını babamın emekli maaşından karşılayan, sevap kontenjanından çalışan idealist bir avukattım. Halkın kaderine ortak olmalıydım. Onlar da bu ortaklıktan madalya takmadılar ya bana. Daha sonraki yıllarda, eşimin vefatıyla evimin geçiminin tamamen üstüme kalması nedeniyle sevap kontenjanları dolunca, başka meslektaşlarımı denemek zorunda kaldılar. Hiç birine yaptığım hizmet için pişman değilim. Hattâ, “İnsanlık mı, Eşeklik mi” adı altında bir dizi fabl yazılarımın doğmasına sebebiyet verdikleri için kendilerine teşekkür bile borçluyum aslında. Dönelim Hastaneye. Taburcu muamelelerim yapıldı. Odamı topladım. Annemin ve eşimin refakatinde hastaneden çıkıyorum. Tam bu sırada Başhemşire Hanım odamın kapısında belirdi:
--Gözünüz aydın, çıkıyorsunuz ama avukat hanım hani diyorum da, Doktor Hanıma bir kutu çikolata ve bir demet çiçek yaptırsanız.
Başhemşire Hanım hâl⠓İnadım inat, popom iki kanat”. Eh! Bebeği nasıl olsa sardım, sarmaladım, valizimi topladım, gidiyorum ya
--Hediye istenmez, verilirse kabul edilir Hemşire Hanım dedim. Çiçek dalında güzeldir. Çikolataya gelince, “sağlığa çok zararlı, her hastadan bir kutu madlen yerse doktor hanım, genç yaşta şeker hastası oluverir, ölümü benim elimden olmasın en iyisi” dedim ve asansöre girip kapısını kapattım. Zemin katın düğmesine bastığımda hâlâ hastaneden kurtulduğuma inanamıyordum. Bir oh! Diyecek oldum, “Dur” dedim kendime, acele etme daha hastanenin yetki sahasındasın, bahçe kapısından çık bir hele.

Yine yüz metrelik yolu taksiyle geldik kucağımızdaki bebeğin aşkına. Eve gelinceye kadarki üç beş dakika içinde şunları düşündüm:
Bu sağlık personeline birileri silah mı dayadı illâ ki bu mesleği yap diye. Benim memleketimde amiyane bir tabir vardır. “Poposuna güvenen, borazancıbaşı.” Yok, yok, bunları mutlaka bir eğitimden geçirmek gerek, peki hangi eğitimden, hepsi “Zekeriya’nın Keçisi”, hangi taraflarını düzelteceksin. Açıktan para almadan ameliyat yapmayan doktorlar mı arasınız, cebine yüklü bahşiş girmeyen hastabakıcıların hastaya sadece gözleriyle bakanlarını mı? (İstisna kaideyi bozmaz dedirtecek kadar meslek aşkı ile gönülden çalışanları tenzih ediyorum). Hangi iş, meslek aşkından yoksun olarak, ahlâkî değerler ayaklar altına alınarak yapılırsa, o işin cılkının çıkacağı da aşikâr.
Eve geldik. Bebeği karyolasına, kendimi kanepenin üzerine bıraktım ve
-Oh! Yaşasın evim. Ben; ben miyim, öldüm cennette miyim? Diye, bağırdım.

S O N

Zehra Birsen YAMAK